:

:

:

FİL VAKASI-2

30 Haziran 2017 Cuma 11:18
SİYER MEKTEBİ

Geçen hafta ki yazımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Daha öncede ifade ettiğimiz

Ebrehe'nin, Kâbe’ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteşem bir kilise yaptırdığı, Araplarca da duyulmuştu. Bu arada, Kinane Kabilesinden Nevfel adında biri, bu kiliseyi kirletmeyi aklına koydu. Bir gece yarısı giderek Kulleys'in içini dışını pisliğiyle kirletti; sonra da kaçıp memleketine döndü.

Bu hâdise, insanların Kâbe’ye teveccühünün devam etmesinden fazlasıyla öfkelenmiş bulunan Ebrehe'yi bütün bütün çileden çıkardı. Hâdiseyi Araplardan birini yaptığını da öğrenince, "Araplar, bunu, Kâbe’lerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kâbe’sinde taş üstünde taş bırakmayacağım!" diye yemin etti; sonra da, Kâbe’yi yıkmak gayesiyle Mekke üzerine yürümeye hazırlandı. Habeş Necâşîsinden "Mahmud" adındaki meşhur fili istedi. Necâşî, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan Mahmud isimli fili, Ebrehe'ye göndererek arzusunu yerine getirdi. Ebrehe, ordusunu hazırladı, Mekke'ye doğru yola çıktı. Mahmud adlı fille, ordunun önünde, Mekke'ye doğru ilerliyordu. Bu arada, bazı Arap kabileleri, bu büyük orduya karşı çıktılar; fakat muvaffakiyet gösteremediler ve Ebrehe tarafından mağlûb edildiler.

Ebrehe, ordusuyla Mekke'ye yakın Muğammis denilen mevkiye gelince, bir süvari birliğini öncü olarak gönderdi. Süvari birliği, Mekke civarına kadar sokularak Resûl-i Ekrem Efendimizin dedesi Abdûlmuttâlib'in 200 devesi de dâhil Kureyş ve Tihamelilerin sürülerini gasp etti. Bu sırada, Abdûlmuttâlib, Kureyş Kabilesinin reisi idi.

Ebrehe, bir elçiyle, Kureyşlilere şu haberi gönderdi: "Ben sizinle harp etmek için değil, şu mabedi yıkmak için geldim! Eğer bana karşı koymazsanız, kanınızı akıtmaktan vazgeçerim. Şayet Kureyş Kabîlesinin reisi benimle harp etmek istemiyorsa, yanıma kadar gelsin! "Kureyş Reisi Abdûlmuttâlib'in, elçiye cevabı şu oldu: "Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisiyle harp etmek istemiyoruz. Zâten, buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed, Allah'ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe'yi bu hareketinden vazgeçirecek güç ve kuvvet yoktur."

Karşılıklı bu konuşmadan sonra Abdûlmuttâlib, elçiyle birlikte Ebrehe'nin yanına vardı. Abdûlmuttâlib, heybetli bir görünüşe sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı gayriihtiyarî bir hürmet hissi duydu. Ona, şerefli bir misafir muamelesinde bulunduktan sonra, arzusunun ne olduğunu sordu. Abdûlmuttâlib, isteğini belirtti: "Askerlerin, 200 devemi almıştır. Arzum, develerimin iadesidir."

Ebrehe, bundan pek hoşlanmadı ve alaylı bir tavırla, "Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim; konuşmaya başlayınca, pek de öyle büyük olmadığını anladım! Ben, senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe’yi yıkmaya gelmişken, sen, ondan söz etmiyorsun da, aldığım 200 deveden bahsediyorsun!" diye konuştu.

Abdûlmuttâlib, Ebrehe'nin alaylı tavrına aldırmadan, "Ben, develerimin sahibiyim. Kâbe’nin de bir sahibi ve koruyucusu vardır; elbette onu koruyacaktır!" diye karşılık verdi. Bu sözler, Ebrehe'yi hiddete getirdi ve şöyle konuştu: "'Onu bana karşı kimse koruyamaz!"

Ebrehe, Abdûlmuttâlib'in gasbedilen develerini geri verdi. Abdûlmuttâlib, ordugâhı terk ederek Mekke'ye geldi ve olup bitenleri Kureyşlilere anlattı. Ayrıca, 200 deveyi de Allah için kurban etmek üzere işaretleyerek serbest bıraktı.

Abdûlmuttâlib, ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve zulmünden korunmak için Mekke'yi boşaltmalarını, halka tavsiye etti. Kendisi de birkaç kişiyle birlikte Kâbe’nin yanına vardı ve kapısının halkasına yapışarak, "Allah'ım! Bir kul dahi evini barkını korur. Sen de Kendi evini koru! Ta ki, yarın onların salîbleri ve kuvvetleri, Senin kuvvetine galebe çalmasın.".

Bu duaya ne kadarda ihtiyacımız var ilahi ya rabbi sen ki maddi hiçbir değeri olmayan yeryüzünde kuvvet ve kudretinin göstergesi beytini nasıl koruduysan bu gün parçalanmış her biri bir yana savrulmuş ümmeti dekoru ve tarumar edilen yurtlarını dökülen kanlarını durdur.

Mekke boşaltıldı. Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu.

Ordu, Kâbe’ye doğru hareket ettiği sırada Mahmut isimli heybetli fil birdenbire çöküverdi. Kaldırmak için her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Yönünü Yemen'e doğru çevirdiklerinde koşuyor, Şam'a doğru çevirdiklerinde yine koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu. Ancak, yüzünü Mekke'ye doğru çevirdiklerinde, âdeta bacaklarındaki kuvvet birdenbire çekiliveriyor ve Mahmud çöküveriyordu. Bu heyecanlı anda, kimsenin Fili Mahmud'un bu hareketine akıl erdiremeyip düşündüğü sırada, Allah(c.c)’ın Kur'ân'da "Ebabil" diye adlandırılan kuşları, deniz tarafından, Ebrehe ordusunun üzerine salıverdi. Kırlangıçlara benzeyen bu kuşların her biri, biri ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek tanesi büyüklüğünde üçer taş taşıyordu. Bu taşların isabet ettiği her asker, ânında yerde debelenip oluveriyordu. Taş yağmuruyla karşı karşıya kalan askerler, şaşırıp kaldılar. Bir anda karargâh, yıkılan, yere serilen insan ve hayvanlarla doldu. Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar Ebrehe kibirli bedeniyle ancak bir çok yara bere ve dayanılmaz acılarla Yemene ulaşa bilmişti. Fakat aldığı bir taş yarasıyla sonradan o da, arzusuna muvaffak olamadan ölüp gitti.

 Ebrehe ordusuna Ebabil kuşlarını musallat ettikten sonra, ayrıca arkasından sel hâlinde yağmur yağdırdı. Yağmur seli, Ebrehe ordusunun ölülerini de silip süpürerek denize döktü.

Bu olay Kur’an-ı Kerim’de fil süresi olarak isimlendirilip zikredilmiştir.

“ Rabbinin fil sahiplerine yaptığını görmedin mi?  Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?  Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi.  Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.”(Fil 1-5)

Fil vakası sonrası Kabenin Araplar arsındaki kutsiyeti artmıştı. Mekke ahalisi bu olaydan sonra Araplar arasında saygın konumları artmıştı ve yeni yeni şeyleri icat etmeye başlamışlardı. Kendilerini diğer Araplardan imtiyazlı görüyorlar, ilahi himayeye mazhar olduklarına inanıyorlardı.

 

Selam ve dua

Akan AYÇOBAN

Bu yazı toplam 268 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
  • HZ. PEYGAMBERİN SÜTANNEYE VERİLMESİ -221 Ekim 2017 Cumartesi 11:38
  • HZ. PEYGAMBERİN SÜTANNEYE VERİLMESİ -111 Ekim 2017 Çarşamba 15:41
  • PEYGAMBERİMİZİN ANNE VE BABASININ EVLİLİĞİ25 Eylül 2017 Pazartesi 10:38
  • PEYGAMBER EFENDİMİZİN NESEBİ8 Eylül 2017 Cuma 14:06
  • PEYGAMBER EFENDİMİZİN DOĞUMUNDAN ÖNCE MEYDANA GELEN MUCİZEVİ OLAYLAR22 Ağustos 2017 Salı 18:08
  • FİL VAKASI-230 Haziran 2017 Cuma 11:18
  • FİL VAKASI-117 Haziran 2017 Cumartesi 12:10
  • İSLAM ÖNCESİ ARAPLARIN SOSYOLOJİK YAPISI1 Haziran 2017 Perşembe 13:01
  • İSLAM ÖNCESİ ARAPLARIN DİNİ YAŞAMI9 Mayıs 2017 Salı 15:35
  • İSLAM ÖNCESİ DİNİ DURUM2 Mayıs 2017 Salı 14:46
  • İSLAM ÖNCESİ GENEL DURUM17 Nisan 2017 Pazartesi 11:54
  • Tarsus Medya ©2010 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
    Tarsus Haberleri ,Tarsus ,Tarsus Haberleri ,Tarsus Son Dakika ,Tren Saatleri ,Hava Durumu
    Oluşturma süresi(ms): 1